AB ilk kuruluş zamanlarına ait mütereddit halini üzerinden atalı çok oluyor. Artık papanın kanatları altında Ab üyesi ülkelerin temsilcilerinin verdiği mütebessim pozun idrakine erdi. Oldukça yetkin bir hristiyan batı medeniyeti bütünlüğüne doğru yol almak istiyor. Bu yolun önünde iki engel var. Bu engelleri bizzat kendi aydınları teşhis ediyorlar.
Birinci engel kendi gafletlerinden doğan ve ardından mecburen katlanılan ve en nihayet ihtiyar Avrupayı öz ilmiyle boğan Amerika!..
İkinci engel ise, önce teslim alıp sömürdüğü, ardından mamül eşya pazarı olarak apıştırdığı ve en nihayet şimdilik cephede değil ama sosyal sahada Avrupa bünyesine sızma yoluyla taarruz eden, hristiyan avrupa suyunun safiyetini bulandıran ve gelecekte ciddi bir cephe saldırısı ihtimalinin yegane mihrakı islam!..
AB projesini basit bir iktisadi birlikten fazla bir şey olarak mütalaa eden 'Federal Avrupa' fikrinin taraftarı ve Roma Anlaşmasının geliştirilmesi yanlısı Avrupa Aydınının, Amerika için tavrı gittikçe netleşiyor. Her ne kadar şimdilik politikacılar tarafından apaçık dillendirilmese de, Avrupa Birliği Projesinden bir istikbal uman entellektüel çevrelerce Amerika vakıası şöyle çerçevelendirilmektedir:
AB artık oluşumunu tamamlamıştır. Fransa ve Almanya ayakları üzerinde inkişaf edecek yeni Avrupa anlayışının şimdiki hedefi Amerikaya vermiş olduğumuz güç merkezi olmak imtiyazını geri almaktır. Bu hususta İngiltereye dahi bir teklif götürülecektir. Zaten kıta avrupasına dahi bağlı olmayan ingiltere bir seçim yapmak durumundadır; Amerika veya Avrupa!..
Avrupalı entellektüelin tavrı tam da bu şekilde özetlenebilmektedir. Aynı fikrin sahipleri bir hususa daha dikkat çekiyorlar: Dünyada silah teknolojisi üretiminde Amerikadan sonra en mükemmel ve organize ülke daima gözden kaçmıştır. Bu ülke Fransadır!.. Üstelik avrupanın en büyük ordusuna sahiptir. Diğer yandan ikinci dünya savaşı neticesinde Almanyaya konulan silahlanma ve ordu teşekkülü yasağının süresi pek yakında bitmektedir. Bugün Amerikaya imtiyaz verilme sebeplerinin başında, onun büyük bir savaş makinası ve iyi bir donanıma sahip güçlü bir ordusunun olması geliyordu. Oysa, Almanyanın yasağının kalkması ile ortaya çıkacak yeni Avrupa gücü, artık kendi savaşını kendisi verecek ve karşısında kimsenin durmasına cesaret edilemeyecek bir güç olacaktır.
Dediğimiz gibi, bugün politikacıların ağzından doğrudan bu şekilde ifade edilmesine başlanmamış olsa dahi bu fikir, Avrupanın ve adına batı dedikleri medeniyet biçiminin istikbalini Avrupa Birliğinde görenlerde ortak duygu haline gelmiştir. Politik sahada hiç bir tezahürü olmuyor değil aslında; ABD nin Irak İstilasına Fransa ve Almanyanın olumsuz tavırları çok açıktı. Üstelik bu olumsuz tavır, henüz kendini tam anlamıyla idrak edememiş bir AB'ye aitti. Aynı şekilde bugün Fransa, BOP gibi Amerikan istila ve güvenlik projelerine karşı Akdeniz Birliği benzeri fikirler ortaya atmaktadır. Almanya, her ne kadar askeri olarak varlık gösteremese de, siyasi sahada daima Fransanın arkasında durmaktadır.
Gerçi Fransanın ortaya attığı Akdeniz Birliği Projesi, aslında kuzey afrika müslümanlarıyla eşit şartlarda bir birlik projesi olmaktan çok, Avrupa Birliğinin Akdeniz Güvenlik Duvarı anlayışının tezahürüdür. Yani BOP ne kadar Ortadoğulunun kara kaşı kara gözüne meftunluktan mütevellit ise, Akdeniz Birliği dahi o kadar Akdeniz havzası milletlerine duyulan sevginin tezahürüdür. Lakin bu mesele, AB'nin engeller teorisinde birinci hedef Amerika bahsinin değil, ikinci hedef İslam bahsinin mevzuudur.
ABD, daha 1950li yıllarda özellikle Fransa ve Almanya arasında yürütülmeye başlayan birlik fikrine destek vermekteydi. Hala da bu desteğini sürdürüyor. Bunun birincil sebebi, aynı değerler üzerine inşa edildiğine inandığı Avrupanın, Amerikanın uluslararası planda karşılaştığı sorunlarda kendisine yardımcı olacağı inancıdır. 1950 lerde Avrupa ABD açısından bir karşıt güç odağı olmaktan çok uzaktı. ABD gelecekte Avrupayı stratejik bir rakip olarak görmektense, dünya üzerinde kendi liberal politikalarının destekçisi olarak görmek istiyordu. Günümüze ulaşan süreçte ise AB, her ne kadar dışarıya karşı ABDnin öngördüğü biçimde batı medeniyetinin asli unsuru olarak mevcut olsa da, batının kendi iç çelişkisinin de diğer kutbu olmuştur. ABD, doğuya karşı bir batı birliği düşüncesiyle ABye destek vermekte ve yükünün bir kısmını sırtlayacak bütüncül bir Avrupayı desteklemektedir.
Ancak, Fransa ve Almanya denklemi üzerinden gelişen AB, ABDnin karşısında ve ayrı bir değerler sistemi olarak yükselme eğilimindedir. İngiltere merkezli 'Anglo Sakson Liberalizmi' modeline karşı, Fransa ve Almanya merkezli 'Avrupa Sosyal Modeli' yükselişe geçmiş ve Birlik kendi içinde Abdnin öngördüğünden farklı bir mecraya yönelmiştir. Roma anlaşmasının ABDyi de içine alan bir büyük Batı birliği değil de, Hristiyan Avrupa Birliği fikrinin temeli olduğunu düşünen Avrupalı aydınlar, ABDnin kuyruğunda bir batı ittifakında bulunmak yerine, Avrupanın arkasına takılmış bir ABD fikrine daha yakın durmaktadırlar.
Tüm bu tartışmaların özeti bir noktada toplanmaktadır: Doğu-Batı eksenli bir karşıtlığın varolmasının yanında, batının kendi içinde dahi ABD ve Avrupa karşıtlığı söz konusudur. ABD, kendi arkasına aldığı bir Avrupaya destek verirken, Avrupalı aydın 'artık Amerikaya verdiğimiz imtiyazı geri almanın zamanı gelmiştir' diyerek son derece net bir tavır sergilemektedir.

Avrupa aydını, oluşturulmaya çalışılan Avrupalı kimliğinin karşısında ikinci sorun olarak özelde islam ve genelde ise doğu halkını görmektedir. Su katılmamış bir Avrupa isteniyor. Özellikle Avrupadaki göçmenler bu konuda en büyük sorun olarak görülüyor. Yeni göçlerin engellenmesi amacıyla, geçiş ülkeleri olarak görülen İtalya, Fransa, İspanya da göç kanunları yeniden düzenlendi. Ayrıca tüm Ab ülkelerinde bir tür 'geri dönüş yasası' yürürlüğe konuldu. Avrupalı açık olarak ifade etmekten çok defa kaçınsa da, göçle ilgili asıl mesele müslümanlardır. Avrupada İslam meselesi sürekli yeni tartışmalara ve yeni uygulamalara konu olmaktadır.
Avrupa, doğudan aldığı tüm göçlere set çekmek isterken, öncelikli karşı duruşu müslüman nüfus üzerinde netleşiyor. Hindistan ve Çinden özellikle eğitim için gelen göçmenlere tanınan Avrupada kalma ve çalışma toleransı İslam ülkelerinden gelenlere nisbetle daha fazla. Ancak her halukarda nereden geldiğine bakılmaksızın son derece katı bir göçmen politikası uygulamaya konulmuş görünüyor.
Akdeniz havzası, güneyden gelecek müslüman istilasına karşı tabii bir engel olarak görülüyor. Ancak özellikle gelecekte olabilecek bir taarruza karşı bu havza üzerinde AB etkisinin arttırılması çabaları görülmektedir. Özellikle uzun menzilli füzelerin yaygınlaşması ve Kuzey Afrikada halihazırda halkı müslüman olan ülkelerde yönetimlerine karşı İslami bir ayaklanma ihtimali Avrupalıyı tedirgin ediyor. Bu tehdit karşısında bir yandan ABDnin politikalarına istemeyerek de olsa destek vermek zorunda kalıyor diğer yandan Fransa eliyle başlatılan Akdeniz Havzası projelerini geliştirme yolları aranıyor.
İslam ve Amerika arasında şimdilik bir öncelik tercihi yapmadan geçiş süreci yürütmeye çalışan Ab nin, Asya hakkında takındığı tavır, genelde doğuya takındığı tavrın aynıdır. Özellikle Çin ve Hindistandaki gelişmelerin Avrupadan çok Amerika açısından sıkıntı verici olduğunun farkındadır. Bunu kendi lehine kullanmak istiyor.
Avrupayı bir tür teknoloji ve bilgi üretim merkezi olarak, Roma medeniyeti ile idare edilen ve tam bir hristiyan batı imparatorluğu olarak görmek istiyor. Bu manada hammaliyesini ve üretim sıkıntısını Çin ve Hindistan üzerine yıkarak, ihtiyar nüfusunun kaldırabileceği bir çalışma ortamı yaratmak istiyor. 'Avrupayı kapalı bir AR_GE laboratuarı haline getirmek' düşüncesi telaffuzu zannediyorum bu manaya gelmektedir.
Bu çerçevede Türkiyenin ABye üyeliği için imkan söz konusu değildir. Ab fikri, özellikle Roma Anlaşmasından sonra AET uzantısı bir iktisadi siyasi birlik profilinden ayrılıp, Avrupa Kültür Birliği projesi yolunda netlik kazanmıştır. Bu haliyle de batı, kendini irca ettiği üç unsur olan Roma Nizamı, Hristiyan Ahlakı ve Yunan Aklından müteşekkil bir 'Yeni Roma Medeniyeti' anlayışıyla hareket ediyor. Seçimleri buna göre, hareket planı bu yönde. Avrupadaki göçmenlere dahi tahammül edemeyen bir anlayışın 70 milyonluk bir müslüman kitleyi topyekün dahil etmesi düşünülemez dahi.
Fakat Türkiyenin de AB projesinin özellikle coğrafi tarafıyla yakın ilgisi söz konusudur. Öyle ki, Petrol havzası ortadoğu ile AB arasındadır. Halihazırda Avrupa Birliği herhangi bir İslam ülkesiyle sınıra sahip değildir. Akdeniz ona, bu konuda tabii bir güvenlik düvarı sağlamaktadır. İşte Türkiyenin varlığı da bu noktada öne çıkmaktadır. Zira o batı benzeri bir yönetime sahip fakat müslüman bir millete aittir. Ortadoğuyu şu veya bu biçimde islami yönetime sahip unsurlardan müteşekkil olarak algılayan Avrupalı, en başta güvenlik açısından bu coğrafya ile sınır birliği içine girmek istemiyor. Türkiyenin önemi de tam olarak bu noktada çıkıyor. Türkiye, doğu-batı, siyah beyaz benzeri bir keskin sınır geçişi yerine, İslam coğrafyası olan Ortadoğu ile Yeni Roma medeniyeti arasında bir degrade geçiş bölgesi, bir tampon unsur olarak önem kazanıyor. Türkiyenin iç yapısı dahi bu coğrafi durumuna çok uyuyor. Müslüman bir millet ama batı menşeli bir yönetim tatbikatı, AB yi hem İslam ile doğrudan sınır tutmaktan korurken, hem de bir cephesiyle İslam coğrafyasına geçiş imkanı tanıyor.
Bu sebeple Türkiyenin ABye dahil edilmesi söz konusu olamaz. Son dönemde 2020 gibi bir projeksiyon sunulmuş olsa dahi, bu Ab nin kendi oluşum sürecini tamamlamak ve küresel kriz benzeri beklenmedik -veya bilinçli bir operasyon- hadiselerin sıkıntılarının ortadan kaldırılması için gerekli olacak sürenin temini maksadıyla ortaya atılmış tarihlerdir.
Avrupa Birliği Projesinin tam ve istisnasız bir Batı medeniyet Projesi olduğunun en net isbatı Kıbrıs Rum Kesiminin dahil edilmesinde ortaya çıkmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi, ne iktisadi bir fayda mahfili, ne de arkeolojik bir kültür unsurudur. Bulunduğu noktada hiçbir keyfiyete malik olmayan Kıbrıs adası üzerinde, kendi başına hiçbir varlık hikmeti ifade etmez. O, ancak onu kullanabilecek hünerli bir sanatkar elinde önem kazanacak ve kıymetini böylece belli edecek bir alet hükmündedir. AB açısından Kıbrıs, Akdeniz Güvenlik Havzası isimli AB savunma stratejisi içinde mükemmel bir üs olabilecek iken, ABnin Amerikadan ayrı bir hamle kaabiliyetine eriştiği andan itibaren, Ortadoğuya hükmünü hakim kılma taarruzları ve baskıları için mükemmel bir dayanak noktasıdır.
Ab projesi, herkesin eteğindekini ortaya koyup birlikte yiyip içtiği, ilköğretimde yapılan bir 'yerli malları haftası' organizasyonu değildir. O, Batı medeniyeti imparatorluğu vizyonu ile hareket eden, gelecek tasarımıdır. En azından ideal planında bir büyük Yeni Roma Medeniyetini kolladığı ortadadır. Bunun gerçekleşmesi, coğrafya ve milletler planının bu birlik idealine ne kadar müsade edeceği ise kader hükmü olarak görülmelidir.
AB aydını, önünde kendi dışında belirttiğimiz gibi iki engel görmektedir. Ancak kendi içinde dahi çok sancılı ve zahmetli bir işçilikle karşı karşıyadır. Zira, Ab anayasası bir çok AB üyesi ülkede referanduma çıktığı her zaman red oyu almaktadır. Böylece Avrupalı aydının kafasında tasarladığı ve masa başında onay verdiği her adıma, Avrupalı milletlerin aynı onayı vermediği görülmektedir.
Avrupalı, muhakkak ki bünyeleştirdiği hristiyan mizacı ve yunan düşünme tarzı ve roma adabı yanında bir dördüncü saik tarafından daha taciz edilmektedir. Bu saik bir fikir veya ideoloji olmaktan ziyade bir psikoloji, bir hal olarak milliyet olgusudur. AB karşısında dışarıdan gelen Amerika ve İslam engelleri yanında içeride en büyük engel bu psikolojidir.
Avrupalı üç temel millet karakterine sahiptir: Latin, Germen ve Anglosakson... Böylece avrupalı üç ruhi fenomen tarafından itme ve çekme kuvvetlerine maruz kalmaktadır. Dikkat edilirse avrupalının ABden ve birbirlerinden memnuniyet veya memnuniyetsizliğine dair tüm davranışları bu üç milli karakterin benzeşmesi ve ayrılması noktaları üzerinden cereyan etmektedir.
Slav unsuru, bir kemmiyet belirtse de o, Avrupalı karakterini belirleyici bir yapıdan çok, arkadan takip eden ve uyum gösterici bir yapıdadır. Slav unsurunun sorun teşkil etmesi ancak Rusyanın tahriki ile harekete geçme ihtimalindedir. Slav milleti avrupada hiçbir zaman belirleyici ve öncü bir unsur olamamıştır. Ve zaten Avrupa sınırı da, Rusya üzerinden belirlenmektedir.